2024’te kırılan tarımsal hasıla rekoru gerçekten gurur verici diyebiliriz. Tarım sektörünün ihracatında kaydedilen atılım, küresel tedarik zincirlerinde Türkiye’nin güvenilir bir oyuncu olarak algılandığına işaret ediyor. Zaman zaman ürünlerimiz kimyasal kalıntı tespit edilmesinden dolayı geri gönderilse de bu durum ticaretimizi büyük oranda etkilemiyor.
Ancak bu başarılar aynı zamanda “çelişki” de barındırıyor çünkü bir yandan dış piyasalara yüksek hacimlerde ürün satıyoruz, diğer yandan bazı temel girdilerde dışa bağımlılığımız sürüyor. Tarım ihracatı bu yıl rekor düzeylere ulaştı; sektörün yıllık ihracatı 2024’te raporlara göre 36,2 milyar $ civarında gerçekleşti. 2025 yılının ilk yarısında da 20 milyar dolar civarlarına geldi. Ama aynı dönemde buğday, mısır ve soya gibi temel ürünlerde dışa bağımlılığımız sürüyor. İthalat bağımlılığı hâlen kırılganlık yaratıyor; yem, bazı gübre türleri ve enerji girdileri kur şokları ile doğrudan etkileşiyor. Yani sadece ihracat tutarı yükselmekle kalmamalı, üretimin girdi yapısı da güçlendirilmeli.
İhracatın Anatomisi: Hangi Ürünler Öne Çıkıyor ve Ne Kadar Dayanıklı?
Yaptığımız rekor ihracatın arkasında kuru meyve, taze-sebze, zeytin ve zeytinyağı, yaş meyve, fındık gibi geleneksel ürünlerin yanı sıra işlenmiş gıda ve bazı yüksek teknolojiye kayan tarımsal imalat kalemleri var. Bu ürün sepetinin değerini artıran etkenler önemli. Fakat üretimde yaşanan iniş çıkışlar, iklim kaynaklı baskılar ve artan girdi fiyatları, elde edilen bu başarının uzun vadede devam edip edemeyeceğini sorgulatıyor. İhracatla övünürken içerideki sofralara bakmayı unutmamak gerekiyor. Çünkü her market alışverişinde tüketici hâlâ “bu nasıl bu kadar pahalı?” diye soruyor. İşin en önemli nedeni gıda enflasyonu... TÜİK verilerine göre 2025 yazında yıllık gıda enflasyonu %40’ın üzerinde.
Bu, ihracatla iç piyasa arasındaki makasın ne kadar açıldığını gösteriyor. Sürdürülebilir tarım uygulamaları hayata geçmeden, kalıcı bir büyümeden söz etmek zor. Çiftçi ürününü maliyet baskısı yüzünden pahalıya satmak zorunda kalıyor, tüketici de yüksek fiyata almak zorunda kalıyor. Yani aslında ortada ne çiftçinin kazandığı ne de vatandaşın memnun olduğu bir sistem var. Bu kısır döngüyü kırmak için üretim planlaması ve ithalat politikalarının yeniden masaya yatırılması şart. TÜİK ve piyasa verileri gıda fiyatlarındaki baskıyı doğruluyor.
İklim Şoku ve Tohum Stratejisi: Sahada Ne Değişiyor?
İklim değişikliği tarım için artık “öngörü” değil, “gerçek”. Kuraklık, aşırı sıcaklar ve yerel su kıtlıkları rekolteleri doğrudan etkiliyor. Yani bütün bu tabloya bir de iklimin bilinmezliğini eklememiz şart. Örnek vermek gerekirse 2024-2025 kışında yaşanan kuraklık, Konya Ovası’nda rekolteyi ciddi biçimde düşürdü. Yağışların azalmasıyla birlikte sulama ihtiyacı arttı ama enerji maliyetleri çiftçiyi zorladı. İşte buradan da anlaşılacağı gibi iklim değişikliği dediğimiz mesele artık uzak bir ihtimal değil, kapımızın önünde...
Bu tür şoklar ihracat seviyesi ne olursa olsun üretim güvenliğini sarsıyor. Bu noktada iklim değişikliği ile mücadele tarım politikalarının merkezine oturmalı. Aynı zamanda yerli tohum geliştirme ve dağıtımı kritik hale geldi. Tohumda dışa bağımlılığın yüksek olması, çiftçinin maliyetlerini artırıyor. Üstelik bazı ürünlerde genetiği değiştirilmiş çeşitlere mahkûm kalmak hem tüketici sağlığı hem de tarımsal sürdürülebilirlik açısından riskli bir tablo çiziyor. Tohumda yerelleşme stratejisi uzun vadeli kırılganlığı azaltabilir ve ithalat oranlarımızı düşürebilir.
Lojistik Maliyetleri: Pahalı Taşımacılık ihracat Rekorunu Söndürebilir
Taşıma, depolama ve soğuk zincir maliyetleri ihracat performansını doğrudan etkiliyor; liman kapasiteleri, navlun fiyatları, iç nakliye ve depo maliyetleri kazancı eritiyor. Kısa bir özet fayda-listesi çıkaracak olursak;
- Navlun ve uluslararası taşımacılık maliyetleri (konteyner / gemi kiralama) ihracat kârını düşürüyor.
- İç lojistik (yol, demiryolu bağlantıları, soğuk zincir) yatırım gerektiriyor; yetersiz altyapı ürün kıymetini düşürebiliyor.
- Gümrük prosedürleri ve belgelendirme maliyetleri küçük üreticinin rekabet gücünü azaltıyor.
Bu noktada Lojistik maliyetleri düşürülmeden fiyat avantajı/rekabet sürdürülemez; lojistik ve zincir optimizasyonu ihracatın kalitesini belirliyor.
Dijital Tarım ve Verimlilik: Geleceğe Yatırım
Tarım artık sensör, uydu görüntüsü ve veri analitiğiyle daha akıllı hale geliyor. Yani çiftçilik artık sadece tarlada değil, bilgisayar ekranında da yapılıyor. Dijital tarım uygulamaları (akıllı sulama, hassas gübreleme, üretim takibi) verimi artırırken girdi kullanımını optimize ediyor; bu üreticinin kâr marjını genişletiyor ve sürdürülebilirlik hedeflerine hizmet ediyor. Ama Türkiye’ye baktığımızda bu konuda hala çok zayıf olduğumuzu görüyoruz. Birçok küçük çiftçi bu teknolojilere erişemiyor, çünkü yüksek maliyetli. İnternet ve dijital okuryazarlık kırsalda hâlâ sınırlı. Büyük tarım işletmeleri bu teknolojileri kullanıyor ama küçük üreticiler hâlâ klasik yöntemlerle hareket ediyorlar.
Halbuki yatırım maliyeti başlangıçta yüksek olsa da orta vadede tasarruf ve verim artışı getirir. Avrupa pazarındaki yeşil düzenlemeler göz önüne alındığında, dijitalleşme ihracatın geleceğiyle doğrudan bağlantılı. Eğer Türkiye üretim süreçlerini bu standartlara uyduramazsa, ihracatta bugün kırdığı rekorların yarınını göremeyebilir.
Avrupa Yeşil Mutabakatı: Yeni Kurallar, Yeni Riskler ve Fırsatlar
Avrupa Yeşil Mutabakatı (Farm to Fork / CBAM vb.) ihracat pazarları için yeni çevresel standartlar getiriyor. Türkiye ürünlerinin AB piyasasında rekabetçi kalması için üretim süreçlerinin karbon ve çevresel ayak izini küçültmesi gerekiyor. Avrupa Yeşil Mutabakatının uygulamaları özellikle organik/izleme/kontrol gereksinimleri ve karbon maliyetleri açısından dikkat gerektiriyor. Bunun yanında içeride üretim artsa da girdi maliyetlerinin önemli bir kısmı dövize bağlı kalıyor. Bu da çiftçinin hesap yapmasını zorlaştırıyor. Mazot, gübre, ilaç derken ithal bağımlılığı arttıkça üreticinin cebindeki para da küçülüyor. Böyle bir tabloda “rekor ihracat” lafı kulağa hoş gelse de iç piyasadaki kırılganlıkları örtmeye yetmiyor.
Tarımda ihracat rekorları sevindirici ve stratejik bir başarıyı işaret ediyor; ama başarı “kapsamlı” olmalı sadece dolar bazlı rekor değil, üretim güvenliği, yerelleşmiş girdi tedariği, iklime dirençli çeşitler, lojistik verimlilik ve Avrupa standartlarına uyum ile desteklenmeli. Bugünkü tablo: rekora giden bir sektör ama gölgesinde ciddi kırılganlıklar var. Eğer politika yapıcılar ve sektör aktörleri bu kırılganlıklara köklü çözümler üretirse, rekorlar kalıcı kazanıma dönüşür; yoksa “geçici parıltı” riski her zaman var.