“Daha çok alırsak daha mutlu oluruz” mesajı, reklam sloganlarıyla bilinçaltımıza sürekli işleniyor. Farkında olmadan bu akıma kapılıyoruz. Bu yüzden evlerimiz, hatta ofislerimiz bile aslında pek işimize yaramayan onlarca eşya ile dolup taşıyor.

Peki, sadece eşyalar mı fazla?

Hayır.

Zihinlerimiz de bir o kadar kalabalık. Vaktimizi çalan sayısız şey var. Elimizde telefon, farkına bile varmadan saatlerce ekran başında kalabiliyoruz. Günlük programımız o kadar yoğun ki her şeye ve herkese yetişmeye çalışırken bazen sadece oturup derin bir nefes almak bile lüks geliyor.

O halde kendimize soralım: Yaşamı biraz daha sadeleştirmek mümkün değil mi? Mutluluğun anahtarı gerçekten daha çok şeye sahip olmak mı? Belki de asıl soru şu:

Gerçekten neye ihtiyacımız var?

Hayatta Gerçek İhtiyacımız Ne?

Harvard Üniversitesi’nin 85 yıl süren uzun soluklu bir araştırması var. Modern zamanların en kapsamlı bilimsel çalışması diyebiliriz. Bu araştırma, mutluluğun ve insan gelişiminin kaynağını ortaya koymayı amaçladı. 85 yıl boyunca aileler gözlemlendi ve sonuç gerçekten şaşırtıcıydı. Sonuçtan önce araştırma sorusunu kendimize yöneltelim:

Mutluluğun kaynağı ne olabilir?

Zannettiğimiz gibi Mutluluğun ve uzun bir ömrün kaynağı; para, başarı ya da yüksek notlar değil. En mutlu ve en sağlıklı yaşam sürenler, iyi ve güçlü ilişkilere sahip olan kişiler olarak belirlendi. Yani iyi ilişkiler bizi daha mutlu ve sağlıklı tutuyor. İnsan hayatının en temel gerçeği, paraya ve kariyere yatırım değil aslında; anlamlı ve güven dolu ilişkiler.

Biz zannediyoruz ki mutluluk, sahip olduğumuz şeylerin çokluğunda saklı. Oysa mutluluk yeterince sahip olmakta gizli. Hepimiz zaman zaman duymuyor muyuz:

“Her şey var, ama huzur yok!”

Aşırı tüketim; reklamlar ve sosyal statüyle bağlantılı olarak genellikle dıştan gelen bir baskıyla şekilleniyor. Kişi, kendisine gerçekten neye ihtiyacı olduğunu sorduğunda, içsel motivasyonu artıyor. Psikiyatr Dr. Gabor Maté, biriktirme alışkanlığının aslında duygusal bir boşluğu doldurma çabası olduğunu söyler. Gerçek mutluluk, sahip olduklarımızla değil; iç huzurumuzla ilgilidir.

Yine Maté’ye göre temel duygusal ihtiyaçlarımız karşılanmadığında, bu eksikliği alışverişle, biriktirmeyle veya yemekle gidermeye çalışırız. İtalyan ekonomist Vilfredo Pareto da benzer bir noktaya dikkat çeker: Hayatımızdaki eşyaların yalnızca %20’sini kullanıyoruz, geri kalan %80 ise neredeyse hiç işimize yaramıyor.

Peygamber Efendimizin (a.s.m.) sade yaşamı, bu konuda en güzel örnektir. O, dünya nimetlerine dalmadan, kanaatkâr bir şekilde yaşamış ve ümmetine de israf etmemeyi öğütlemiştir. Bugün modern dünyanın bunalımlarına baktığımızda, aslında bu sade yaklaşımın ruhumuzu besleyen bir kaynak olduğunu daha iyi anlıyoruz.

Zaten bu arayış içinde olan akımlar da felsefeler de ihtiyaç dışı olanı eleme fikrine gittiği için minimalizm akımı sanatı ve mimariyi bile etkiledi. Hatta kişisel gelişim kitapları ve yaşam tarzları da bu görüş doğrultusunda değişti.

Hayatı basitleştirmek yalnızca eşya azaltmak demek değildir. Gereksiz olan bütün yüklerden -zihinsel, duygusal ve hatta finansal- arınabilmektir. Asıl özgürlük de işte burada başlıyor.

Evin Düzeni, İçimizdeki Düzenin Yansıması mı?

İnsan, gün içinde yaşadığı ortamdan etkilenir. Dinlediklerinden, izlediklerinden… Gördüğümüz ve duyduğumuz her şey yalnızca zihnimizi değil, ruhumuzu da etkiler. Bu yüzden dağınık bir ev, çoğu zaman dağınık bir zihnin yansımasıdır. Dağınık bir odada çalışmaya çalışmak, dikkati toplamakta zorluk yaşatır.

Princeton Üniversitesi’nden nörologlar tarafından yapılan bir araştırma bu durumu net biçimde ortaya koyuyor. Araştırma yöneticisi Wallen şöyle diyor:

“Dağınık bir ortamda çalışmak, beyninize sürekli olarak ‘Dikkatini buraya ver, buraya da ver’ komutları göndermesi gibidir.”

Araştırmaya göre dağınık ve karmaşık ortamlar, beynin odaklanma ve dikkatini sürdürme yeteneğini önemli ölçüde engelliyor. Beyin, çevredeki gereksiz görsel uyaranları filtrelemek için fazladan çaba harcıyor ve bu durum zihinsel enerjinin gereksiz yere tükenmesine yol açıyor.

Benzer şekilde UCLA’nın yaptığı bir araştırma, evleri dağınık olan annelerin düzenli evlerde yaşayan annelere göre daha yüksek kortizol seviyelerine sahip olduğunu ortaya koydu. Bu sonuç, dağınıklığın sadece fiziksel değil, aynı zamanda psikolojik bir stres kaynağı olduğunu kanıtlıyor.

Stres yönetimi uzmanı Dr. Carter da dağınıklığın stresi artırdığını, üretkenliği azalttığını ve kişide kaygıya yol açtığını belirtiyor. Ona göre dağınık ortam, kişiye hayatı üzerindeki kontrolünü kaybettiği duygusunu veriyor.

İşte bu yüzden sade bir yaşam tarzı, bize hem evde hem de zihnimizde düzen kurmayı öğütlüyor. Evde düzen için ilk adım aslında basit: eşyaları gözden geçirmek. Uzun süredir elinizi sürmediğiniz, işlevini kaybetmiş ya da yalnızca alışkanlıktan sakladığınız objeleri hayatınızdan çıkarmak, düşündüğünüzden çok daha hafifletici bir etki bırakabilir.

Az eşya ile yaşamak; evin ferahlamasına, temizliğin kolaylaşmasına ve zamanın bereketlenmesine yardımcı olur. Çünkü her fazlalık, bir zaman kaybı ve enerji tüketimidir. Gereksiz olanı ayırıp yalnızca ihtiyacımız kadarını muhafaza etmek, hayatı basitleştirmenin en kolay adımlarından biridir.

Üstelik evdeki düzen, çocuklarımız için de önemli bir eğitim aracıdır. Onlara odalarını toplama, sofraya yardım etme, kıyafetlerini yerine koyma gibi sorumluluklar verildiğinde yalnızca düzen sağlanmaz; aynı zamanda sorumluluk bilinci gelişir. Düzenli ev, düzenli hayatın temellerini atar.

Zihinsel düzen için de küçük ama etkili adımlar atmak mümkündür. Bazen bitmeyen yapılacaklar listesi sürekli kaygı ve endişe getirir. Bunun için basit yollarla başlayabilirsiniz:

· Yapılacak işlerin günlük planını tutmak

· Öncelikleri belirlemek

· Gereksiz tartışmalardan kaçınmak

· Sizi yoran düşünce ve insanlara karşı daha mesafeli durmak

Dijital Minimalizm Ne İşe Yarar?

Hayatımızın büyük bir kısmı farkında olmasak da dijital dünya içinde geçiyor. Telefonlar, bilgisayarlar, tabletler, sosyal medya derken… Gün boyu teknolojinin içinde başka insanların hayatları, başka insanların fikirleri... Eğer bir bakışla başlayıp saatler süren kaydırmalar devam ediyorsa işte o zaman zamanımızın nasıl kaybolduğunu fark edemiyoruz. Böyle böyle hayatımızdan en değerli dakikalar çalınıyor.

Bu yüzden dijital kullanımda da sadelik gerekiyor. Yani ihtiyacımız kadarını kullanmak ve gereksiz takiplerden arınmak gerekiyor.

Zaman, Allah’ın bize verdiği en büyük nimetlerden biri. Sürekli bildirimler, sürekli haber akışı, aslında içimizde huzursuzluk oluşturuyor. Biraz yavaşlamak, biraz kısıtlamak, bizi daha huzurlu hale getiriyor. Bunun için basit gibi görünse de yaşam kalitemizi arttırmak için bilinçli kullanmayı hayatımıza yerleştirebiliriz:

· Bildirimleri sınırlayarak

· Sosyal medyayı günün sadece belirli zamanlarında kullanarak

· Gerçekten ihtiyacınız olmayan uygulamaları silerek

· Telefonu uyumadan önce elimize almayarak

Zaman Tasarrufu Ne Sağlar?

Sade yaşam yalnızca eşya ile ilgili değil; zaman yönetimiyle de ilgilidir. Günümüzü nasıl değerlendirdiğimiz, hayatımızın kalitesini belirler. Hepimiz aynı 24 saate sahibiz ama kimi çok şey başarır, kimi günün nasıl geçtiğini bile fark etmez. Buradaki fark, zamanı bereketli kullanabilmektir.

Zamanın bereketlenmesi daha çok iş ile değil; doğru iş ile mümkün oluyor. Her işi aynı anda yapmak, sürekli koşuşturmak yerine, önemli olana odaklanmak gerekiyor.

Bir gün içinde en değerli zaman dilimleri aslında sabahın erken saatleridir. Bu vakitlerde yapılan işler hem daha bereketli olur hem de zihni daha dinç tutar. Aynı şekilde, küçük rutinler de zamanı değerlendirmede önemlidir. Yatağını toplamak, sofrayı kurmak, yürüyüş yapmak gibi küçük görevler bile zihnimizi tazeler ve günün geri kalanına düzen katar. Zaman tasarrufu ile verimli yaşamak mümkün.

Az eşya, az israf, az koşuşturma; ama daha çok huzur, daha çok bereket, daha çok farkındalık… İşte hayatı basitleştirdiğimizde elde ettiğimiz değer budur.

Sonuçta hepimiz biliyoruz ki dünya hayatı sınırlı. Önemli olan, bu hayatı fazlalıkların yüküyle değil, sadeliğin huzuruyla yaşamak.